28 Temmuz 2009 Salı

Denizin İçinde Gelen Hayal Perim Dedi ki





Denize kıyısı olan bir evin olsun,

dalgalar bahçe duvarına vursun,

yosundan bir halı örsün her vuruşları.

Deniz kızları vede oğlanları arkadaşın olsun,

civit mavi saatlerde aşkı anlatsınlar sana.



Denizin maviliğinde sabahları yıkansın tüm bedenin,

civit gibi güne başlasın tüm benliğin.



Öğle saatleri muhteşem cırcır böceği orkestrasında ruhun buluşsun huzuruyla.



Bahçende gezinsin küçüklüğünün tavşanı,

bir de kaplumbağla,köpeğin olsun.

Toprak böcükleri,karıncalar zaten varlar :)

Kuşlar her daim cıvıltılarıyla neşe tılsımları serpsinler herbiryana.


Hıııı birde yine küçüklüğünden ipek böceklerin olsun,

bahçendeki dut ağacının yapraklarıyla onları,dutlarıylada kendini besleyesin :)

Koza'dan kelebek oluşları ayna olsun sana, ucup AN'lık zamanların mucizevi mutluluklarına.


17.07.2009

Çeşme

Münire Mine Arslan

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Yoga Yoluna Giriş





Yoga Yoluna Giriş

Yoga,hayale dalmayan bir zihne sahip olma yöntemidir. Yoga ,burada ve şimdide olma bilimidir. Yoga, artık geleceğe yönelmemeye hazırsın anlamına gelir. Yoga, artık umut etmemeye ve varoluşunun bir adım önüne zıplamaya hazırsın demektir. Yoga, gerçekle olduğu gibi yüzleşmek demektir. Çünkü sadece gerçek seni özgür kılabilir,sadece gerçek kurtuluş olabilir.Yoga bir içe dönüştür. Tamamen dönüş hakkındadır. Geleceğe doğru ilerlemediğin ve geçmişe doğru hareket etmediğin taktirde, kendi içinde hareket etmeye başlarsın- çünkü varlığın burada ve şimdidedir,gelecekte değildir. Şu anda burada ve şimdidesin ve bu gerçekliğe girebilirsin. Bu durumda zihnin de burada olmalıdır.Yoga bir din değildir. Yoga ,Hindu değildir,Müslüman değildir. Yoga sadece matematik,fizik veya kimya gibi salt bilimdir. Fizik de Hiristiyan fizik değildir,Budist değildir. Yoga nın Hindular tarafından keşfedilmiş olması sadece raslantıdır. Yoga Hindu değildir. Sadece içsel varlığın salt matematiğidir.Yoga salt bilimdir ve Patanjali de yoga dünyası söz konusu olduğunda en büyük isimdir. İnsanlık tarihinde ilk defa bu adam dini bilim derecesine yükseltmiştir: dini,sadece çıplak kanunlardan oluşan bir bilim haline getirmiştir. İnanç gerekmemektedir. Yoga sana birşeye inanman gerektiğini söylemez. Yoga dene der. Nasıl ki bilim,dene diyorsa,yoga da dene der. Deney ve deneyim aynı şeylerdir, sadece yönleri farklıdır. Deney, dışarıda yapabileceğin bir şey anlamına gelirken, deneyim içte yapabileceğin bir şeydir. Deneyim içsel bir deneydir.Yoga varoluşsaldır, deneyimseldir,deneyseldir. İnanç gerekmez,sadece denemeye cesaret gerekir.inançta ise dönüşüm geçirmezsin. İnanç sana eklenen bir şey; yüzeysel bir şeydir. Varlığın değişmez, belirli bir mutasyondan geçmezsin. İnançlar giysiler gibidir. Hayati önem taşıyan hiçbir şey biçim değiştirmez; sen yine aynı kalırsın.İnanç kolaydır,çünkü gerçek anlamda bir şey yapman istenmez. Yoga inanç değildir. Bu yüzden zordur, çetindir ve kimi zaman imkansız görünür. Varoluşsal bir yaklaşımdır. Gerçeğe ulaşırsın,ama inanç aracılığı ile değil, kendi deneyimlerin, kendi farkındalıkların aracılığıyla. Bu tamamen değişmek zorunda olduğun anlamına gelir. Görüşlerin,yaşam tarzın,zihnin,ruhun tamamen paramparça olacaktır. Yeni bir şey yaratılacaktır. Sadece bu yeni yaratılanla gerçekle temas edebilirsin.Dolayısıyla yoga hem bir ölüm, hemde yeni bir yaşamdır. Şimdiki halinle ölmek zorunda kalırsın ve ölmediğin sürece yenisi doğamaz. Yenisi içinde gizlidir. Sen sadece onun tohumusun ve bu tohumun düşmesi ve toprak tarafından emilmesi gerekir. Tohum ölmeli; ancak böyle yeni olan senden doğacaktır. Ölümün yeni hayatın olacaktır. Ölüme hazır oluncaya değin, tekrar doğamazsın. Dolayısıyla yoga inançları değiştirme meselesi değildir.Yoga bir felsefe de değildir. Hakkında düşünebileceğin bir şey değildir. Sadece olman gereken bir şeydir; hakkında düşünmek işe yaramaz. Düşünmek, kafanda devam eder. Gerçekten varoluşun kökenlerine kadar inemez; bütünün değildir. Sadece bir bölümü,fonksiyonel bir bölümüdür ve eğitilebilir. Mantıkla bir şekilde tartışılabilir,rasyonel düşünebilirsin,ama kalbin yine aynı kalcaktır. Kalbin en derin merkezin,kafanda onun sadece bir dalıdır. Kafan olmadan olabilirsin,ama kalbin olmadan asla. Kafan esas değildir.Yoga,tüm varoluşla,köklerinle ilgilinir. Felsefe değildir. Dolayısıyla patanjali ile düşünmeyecek,spekülasyonlarda bulunmayacağız. Patanjali ile varoluşun nihai kanunlarını öğrenmeye çalışacağız: dönüşümün kanunlarını,nasıl ölüneceğine ve nasıl tekrar yeniden doğacağımıza dair kanunları ve yeni bir varoluş düzeninin kanunlarını. Bu nedenle ben buna bir bilim diyorum.“ Yoga’nın disiplin zamanı şimdi’dir”“Patanjali der ki: hüsrana uğradıysan,ümitsizsen,tüm arzuların ne kadar boş olduğunun farkına vardıysan ve hayatını anlamsız görüyorsan_bugüne kadar her ne yaptıysan ölmüş,hiçbiri geleceğe taşınmamıştır; tamamen ümitsizlik içindesindir-ki Kierkegaart bunu keder diye adlandırır. Kederliysen,acı çekiyorsan,ne yapacağını bilmiyorsan,nereye gideceğini bilmiyorsan,kime bakacağını bilmiyorsan,deliliğin veya intiharın yada ölümün eşiğindeysen, yaşamın tüm düzeni birden boş bir hale gelmiştir. Bu an gelmişse, yoga disiplininin zamanıdır. Sadece şimdi yoga’nın bilimini,yoga’nın disiplinini anlayabilirsin.”Disiplin var olma kabiliyeti,öğrenme kabiliyeti anlamına gelir.Var olma kabiliyeti. Bütün yoga duruşları gerçekte bedenle ilgilidir. Patanjali der ki; bedenini birkaç saat boyunca hareket ettirmeden sessizce oturabilirsen,var olma kabiliyetin artar. Patanjali’nin duruşları,asanas,gerçekte herhangi bir fizyolojik eğitim türüyle ilgili olmayıp,varoluşun_hiçbirşey yapmadan,hiçbir hareket göstermeden,herhangi bir faliyette bulunmadan,sadec e olduğun gibi kalarak_ var olmanın içsel eğitimi ile ilgilidir. Olduğun gibi kalmak,bir merkeze yoğunlaşmana yardımcı olacaktır.Bedenin seni ne kadar çok takip ediyorsa,içinde o denli büyük bir varlık,daha güçlü bir varlık olacaktır. Ve unutma,beden hareket etmiyorsa,zihin de hareket etmez,çünkü zihin ve beden iki ayrı şey değildir. Onlar tek bir fenomennin iki kutuplarıdırlar. Beden ve zihin değilsin,beden-zihinsin. Kişiliğin psikosomatiktir-her ikisi beden-zihindir. Zihin ,bedenin en göze çarpmayan bölümüdür.Patanjali önce beden üzerinde,daha sonra da varoluşunun ikinci tabakası olan prana_yani nefes alış verişin üzerinde çalışır. Daha sonra düşünceler üzerinde çalışmaya devam eder.Bilimsel bir yaklaşımın bedenle başlaması gerekmektedir. Önce bedenin değişmelidir. Bedenin değişirse,nefes alış verişin de değiştirilebilir. Nefes alışverişin değiştiğinde,düşüncelerin değiştirilebilir. Ve düşüncelerin değiştiğinde, sen de değiştirilebilirsin.“ Bir Buda gibi bir ağacın altında otur. Sadece otur,sadece bedeninle: aniden nefes alış verişinin değişeceğini göreceksin_daha rahat,daha uyumlu olacaktır. Nefes alışverişin uyumlu ve rahatsa,zihnin de daha az gergin olduğunu hissedeceksin. Daha az düşünce,daha az bulut,daha fazla yer ve fazla gökyüzü olacaktır. İçerde ve dışarda bir sessizlik hissedeceksin,akıp giden.”Beden duruşunu değiştirmek istiyorsan,Patanjali sana yeme alışkanlıklarını değiştirmeni söyleyecek,çünkü her yeme alışkanlığı göze çarpmayan beden duruşları yaratır. Et yiyen biriysen,vejetaryen değilsen, duruşun farklı olacaktır,çünkü bedenin yediklerinden oluşur. Vejetaryenlik Patanjaliye için ahlakçı bir kült değil,bilimsel bir yöntemdir. Et yediğinde sadece gıda almakla kalmayıp,etin alındığı hayvanın da içine girmesine izin veriyorsun. Et belirli bir bedenin, belirli bir içgüdü kalıbının parçasıdır. Et birkaç saat önce bir hayvandı ve bu et, hayvanın bütün izlenimlerini,hayvanın bütün alışkanlıklarını taşır. Et yediğinde,birçok davranışın bundan etkilenecektir.Patanjali, seninle-ve dönüşümünle ilgilenir. Ve olayları sadece değişimi düşünerek değiştiremezsin, durumu sen yaratmak zorundasın. Sevgi dünyanın heryerinde öğretildi, oysa hiçbir yerde sevgi yoktur,çünkü ona uygun bir durum yoktur. Yiyecek lerini değiştirirsen,beden duruşunu değiştirirsen,uyku düzenini değiştirirsen, içinde yeni bir kişinin meydana geldiğini göreceksin. Bundan sonra da farklı değişimler mümkün olacaktır. Bir değişiklikten sonra başka bir değişillik olası hale gelir. Adım adım daha fazla olanaklar açılır. Bu nedenle Patanjali’nin mantıklı oladuğunu söylüyorum. O mantıklı bir felsefeci değil, o sadece mantıklı ve pratik bir adamdır.Beden hareket etmiyor ve bir duruşa varabiliyorsan; bedenine “sus” diyebiliyorsan,zihin de sessiz kalacaktır. Bu hareketsiz duruş sadece fizyolojikbir eğitim değil,bir merkeze yoğunlaşma durumunun meydana gelebileceği ve içinde disipline edildiğin bir durumu yaratmak için kullanılır. Bir merkeze yoğunlaştığında, var olmanın ne anlama geldiğini bildiğinde, artık öğrenebilirsin,çünkü alçak gönüllü olacaksındır. Artık teslim olabilirsin. Artık hiçbir ego yakana yapışmayacak,çünkü merkeze yoğunlaştığında bütün egoların sahte olduğunu bileceksin. O zaman başını eğebilirsin. İşte o zaman yeni bir disiplin doğmuş olur.Yoga’nın disiplini seni kendi kendinin efendisi yapma çabasından oluşur. Şu anki halinle sadece birçok arzunun kölesisin. Birçok efendin var ve sen de sadece bir kölesin_ve birçok yöne çekiliyorsun.Yoga, zihinsizlik halidir. Zihin sözcüğü burada her şeyi, kapsar_egolarını,arzularını,umutlarını,felsefelerini,dinlerini,kutsal kitaplarını. Zihin bunların hepsini kapsar. Zihnin durması,bilinenin durması,bilineceklerin durması anlamına gelir. Bilinmeze bir atlayıştır. Yoga bilinemeyene bir atlayıştır.Patanjali ‘nin tanımı ise şöyledir: zihin yoksa, yoga’nın içindesin demektir. Zihin varsa, yoga’nın içinde değilsin demektir. Böylece tüm o duruşları yapabilirsin,ama zihin çalışmaya devam ederse,düşünmeye devam edersen,yoganın içinde değilsin. Yoga ,”zihinsizlik” durumudur. Herhangi bir duruşa gerek kalmadan ,zihinsiz olabiliyorsan, mükemmel bir yogi olmuşsundur.Düşünme faliyeti yoksa,oradasın. Zihin faliyeti yoksa, düşüncelerin yok olup gitmişse, ki yok olup gittiklerinde sadece birer bulut gibidirler,varlığın ,tıpkı gökyüzü gibi,ortaya çıkar. Aslında da daima oradadır_sadece bulutlarla,düşüncelerle kaplanmıştır.

Osho/Yoga kitabının bir bölümünün özeti.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

KALBİMDEKİ DENİZ





Eğer öksüz kalırsa bu ölümüne sevda,sussun rüzgar,solsun güneş bitsin bu rüya....

Eğer gönüller de sevgiye yer yoksa,Aşk tan sözetmeyi bırak dalgalara.....^^^

Bir ÇİVİT MAVİSİ renkle yazılsın senden hikayemiz bu kara sevda.

Aramıza çizildi bu mavi duvar,bakıp bakıp sevdalı kıyılar ağlar.

Dünya bölündü ortasında ikimiz,sevdamı saklıyor bu kalbimdeki deniz.

Eğer bu sevdaya sahip çıkmıyorsa dünya,sussun rüzgar solsun güneş bitsin bu rüya........


İNCESAZ



Ruhun kendini en güzel ifade ettiği yollardan biri dir sarkı,özle bir olduğu.İncesazın bu şarkısını dinlerken dedim ki;)

Ne güzel bir sesleniş insana,insanlığa.

Evrenin senini duymak AŞK ve SEVGİYLE.

Eğer beceremiyorsak ta bırakmak gerek Aşk ı dalgalara,rüzgara,güneşe,toprağa....

Bitsin gerçek sandığımız bu rüya......

MM Arslan

20 Haziran 2009 Cumartesi

ÇİVİT MAVİ SAATLER




Buluşmanın rengidir çivit mavi saatler; gündüzün geceyle,gecenin gündüzle buluşması.İnsanın kendiyle buluşması,iç sesinin iç görüyle buluşmasıdır mavinin en güzel civitinden.

Ruhumun pencerelerinin maviliğinden midir bilmem,oldum olası çok sevmişimdir bu rengi.Kendimle buluşup,sohbetleşmelerimden beri daha da bir "ben" olmuştur mavinin en derini.

Aşk'ın rengi diyorum ben buna,kırmızılığın aksine. Aşk'ı temsil eden kalpte kırmızı damarlar dolanmıyor sadece. Mavinin ve kırmızının harmonisi olmuştur kalp. Tıpkı güneşin batış saatlerinde ki çivit maviliği gibi.

Aşıkların seyre daldığı, Aşk olduğu, sihrine kapıldığı saatler. İlahi Aşkın en güzel tablosunu izlerken ,içlerindeki Aşkla bir olurlar. Suskun saatlerdir bunlar Aşkın konuştuğu diğer herşeyin sustuğu saatler.

Bu renk daha da bir perçinler var olan ,gerçek olan Aşkları. O yüzden susup oturur iki Aşık,içlerinde akan Aşk mavili yolda bütünleşir Yüce kaynakla, şarj olurlar adeta.

Hem yalnız olmanın hem bir olmanın saatleridir.

Evrenin rengidir çivit mavisi. Bu saatler sessizliği dinleme saatleri. Meleklerin insanlara karıştığı,hayal ile hakikatin sınırlarının bulandığı saatler. Belkide o yüzdendir akşam ezanlarının teleşı,ibadetin kısalığı.

Evrenin korunma kalkanlarının açılışı tüm maviliğiyle kutsuyor bizleri.


00.50

09.06.2009

Münire Mine Arslan

2 Haziran 2009 Salı

ŞEMS-İ TEBRİZİ'NİN 40 KURALI


Hani bir filmden çıkarsın "işte bu"dersin yada bir kitap okursun oda seni okur sanki sana,bir şarkı sözünde bulursun hissedip de seslendiremediğin duyguyu.... bende bu kitabı bitirince birkez daha anladım ki; eğer önceden bir şeçim yapıyor ve bu seçimlerimiz doğrultusunda bir hayat sürdürüyorsak, benim seçimim AŞK.Aşk şeriatının yazarı Zahirin,aşkı Ella'ya dediği gibi " Aşk kullanıla kullanıla içi boşaltılmış bir kelimeye döndü ama sen varlığınla Aşkı yüceltebilirsin".Yaşadıklarım,yaptığım seçimler,sonlarım,başlangıçlarım,yaşıyor olduklarım.... Gösteriyor ve göstermeye devam ediyor neyi seçtiğimi.Varlığımla,varlıklarımızla AŞKı yüceltebiliriz.Çünkü AŞK "ÖZ"dür. ÖZ ise BİRdir. AŞK ta AŞ(MA)K vardır;ÖZün güzelliğinde YARADAN la buluşmak vardır.Özlerimizin güzelliğinde buluşup AŞK olup AŞ(ARA)K SONSUZ SEVGİDE BULUŞMAK VARDIR........AŞK bir basmaktır AŞ(MA)K tır blincimizi,sonsuz sevgiye ulaşabilmek için.Bir yol göstericidir,ışık tutumaktır SONSUZ SEVGİYE.Hatırlatıcıdır biz fanilere asıl gerçeği ama bizler sürekli unuturuz bildikllerimizi,yada görmeyiz puslu perdenin gerisindekini,takıllıp kalırız yanlışlarımıza,AŞıp ta varamayıp gerçekliğe. Bilipte bilemeyiz bazen yada bilip te OLamayız......Aşağıda yeni bitirdiğim ve son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biri olan Elif Şafak'ın "Aşk" kitabından derlenmiş,Şems'ın ağzından dökülen muhteşem kuralları sevgimle paylaşıyorum ...
Münire Mine Arslan


...


GÖNLÜ GENİŞ VE RUHU GEZGİN SUFİ MEŞREPLİLERİN KIRK KURALI



1. Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer, Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sen de bu vasıflardan bolca var demektir. (syf.51)

2. Hak Yolunda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil! (syf.64)

3. Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batınınin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindirki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye. (syf.75)

4. Kainattaki her zerrede Allahın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü o camide, mescitte, kilisede, havra da değil, her an her yerdedir. Allahı görüp yaşayan olmadığı gibi, O'nu görüp ölen de yoktur. Kim O'nu bulursa, sonsuza dek O'nda kalır. (syf.86)

5. Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. "Aman sakın kendini" diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:"Bırak kendini, ko gitsin! "
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var! (syf. 95)
6. Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur. (syf.96)

7. Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin. (syf.101)

8. Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sadece kimsenin bilmediği gizli bir bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir. (syf. 103)

9. Sabretmek öylece durup beklemek değil ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir.Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki,gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.(syf.104)

10. Ne yöne gidersen git,-Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney-çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır. (syf.117)

11. Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni bir "sen" zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir. (syf.117)

12. Aşk bir seferdir.Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur. (syf.118)
13. Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir.Tutup da ona hayran olmaya değil.(syf.119)

14. Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur, hayatımın altı üsütne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını? (syf. 134)

15. Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek hepimiz tamamlanmamış birer sanat eserleriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.(syf.135)

16. Kusursuzdur ya Allah, O'nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan'dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin. (syf. 144)

17. Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir. (syf.146)

18. Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan'ı tanır. (syf.148)

19. Başkalarından saygı, ilgi yada sevgi bekliyorsan,önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir. (syf.176)

20. Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir. (syf.177)

21. Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hak'ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir. (syf.181)

22. Hakiki Allah Aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil... (syf.183)

23. Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıktan uzak dur. Sufi ne ifrattadır, ne tefritte. Sufi daima orta yerde...(syf. 197)
24. Madem ki indan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allahın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak buna yakışır , soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir. (syf.229)
25. Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz. (syf. 230)

26. Kainat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir. (syf. 255)

27. Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsin o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir. (syf. 260)

28. Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise, başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an'ın hakikatını yaşar. (syf.267)

29. Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demektir. Bu sebepten, "ne yapalım hayatımız böyle" deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin. (Syf. 275)
30. Hakiki Sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıpta kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.
Sufi kusur görmez. Kusur örter. (syf. 280)

31. Hakk'a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp... Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar. (syf. 303)

32. Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı'ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost... Ve sakın doğrularını putlaştırma! İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama! (syf. 305)

33. Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil,hiçlik bilincidir. (syf. 328)

34. Hakka teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir belde de yaşar. (syf. 357)

35. Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır. (syf.374)

36. Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Tanrıda onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer.
Onun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan! (syf. 394)

37. Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde herşey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.(syf.397)

38. "Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?" diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli. (syf. 400)

39. Noktalar sürekli değilse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, herşey yerli yerinde kalır, merkezinde...... Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her Sufi için bir Sufi daha doğar. (syf. 407)

40. Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi yada cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK'ın ise hiçbir sıfata yada tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.....(syf 415)



ELİF ŞAFAK "Aşk"





30 Mayıs 2009 Cumartesi

ÖPÜCÜK

GUSTAV KLIMT ''The kıss'' tablosu



"Aşk ruhsal bir dokunuştur''Kimileri fizikselleşmek için sevişir kimileri ise ruhsalllaşmak için.Gerçek aşkta sevişmek,ruhsal dokunuşlardan oluşur.Gerçek aşk,yaşadığı bedene hapsedilmiş ruhu serbest bırakır.Fiziksel sevişmede bütünleşen sadece bedenlerdir.Gerçek aşkta ise bedenle birlikte,ruhun girdapları da bütünleşir.O an,kişisel cennetini en yakından hiisettiğin andır.Bir süreliğine de olsa bedeninden yükselirsin.Gerçek aşk bittiğinde ise,ruh bedenine yeniden haps olur. İşte bu yüzden aşk acısı tarifsizdir...


Burak Özdemir "Tanrının Doğum Günü" kitabından


ANNE KUCAĞI

GUSTAV KLIMT'ölümsüz eserlerinden,''Portrait of Adele Bloch-Bauer'' tablosu.


Cennet bahçesidir annenin kucağı,mis kokulu,huzur ve güven dolu.Ruhumuz bedenlenir anne karnında,ve o ölümsüz bağ ,göbek bağı kesilsede asla kopmaz ,bedenlerimiz her nerede olursa olsun ......

Münire Mine Arslan



SEVEN İLE ISSIZ ADAM Filmi Üzerine


Benim teşekkürümde öncelikle sana:)böylesi güzel bir filmi önerdiğin için.
Bu gece gittim ve sıcağı sıcağına paylaşmak istedim.
Film çıkışından başlayım anlatmaya; kendime gelemedim bir müddet çünkü buğulu gözlerim dış dünyamla bağlantımı kesmiş içe döndürmüştü beni.
Aslında her film de olduğu gibi BU FİLM DE İZLEYENLERİNE ADANMIŞ.Filmlerde kendini bulur insan.İyi bir aynadır birbiri ardına gelen kareler.Yaptıklarımı ve yapamadıklarımı hatırlatır.

Alper içindeki virüsü(ıssız adam) çıkartabilseydi.Kendi yarattığı virüsle başa çıkabilecek gücü olsaydı,mutluluğunu yakalayabilecekti belkide.Evrenden bir sürü mesaj gelir aslında.Bizim hayrımıza olan bir sürü mesaj.Alperin haytınada onun mutluluğu adına evrenden ADA gönderildi(hayatın zenginliklerini paylaşabilecek güzellikte bir ADA).Sonrada annesi çıka geldi memleketinden.Evrenin gönderdiği bu armağanı(ADA) almasının onun hayrına olduğunu onaylayan kutsal mesajını verdi.Alper gelen mesajlardan korktu,kendini kaybedeceğini düşündü,aslında çoktandır kaybetmiş olduğunun farkına varmayarak.Ada'nın da dediği gibi ''Karda donmak üzereyken,tatlı tatlı uyuduğunu düşünüyorken,çoktan ölmüşsün aslında''. Alper tatlı uykusundan uyanmak istemedi.Ada'nın ve annesinin dürtmelerine rağmen,kendi içinde ölmeyi seçti.
Alper aklıma şu cümleyi getirdi ''Kimse seni sana rağmen iyileştiremez''.Karşımıza çıkan mükemmel bir ADA olsa dahi.
Alper tıpkı yemek yeme şeklinde olduğu gibi,ADA nın güzelliklerini çabucak tüketip kendi yarattığı ''Issız ada m'' ı na dönmek istedi.Ama bu sefer çabucak yiyip tükettiği zengin ADA içine işlemişti bir kere.Kemoterapi süreci işe yaramadı Alperin yarattığı öldürücü virüsleri tüketmeye.Sonuç mutluluğun ölümü oldu.


Ama ben filmi ADA nın hikayesiyle bitirdim.Mutlu sonla yani:) Alperin doğup büyüdüğü evde,Alperin çocukluğunu aldı dizlerine yatırdı.Alper büyüdü ve bu evde mutluluğu beraber büyütüp yaşadılar:)

Umarım 'ıssız adam' lar ıssızlıkta kalmayı seçmezler!!
çünkü ''Kimse seni sana rağmen iyileştiremez''
Umarım 'Ada' lar yılmadan çoğalırlar!!!


Münire Mine Arslan

15.11.2008





SEVEN İLE MUSTAFA FİLMİNİN KRİTİĞİ


Merhaba,

Hadi hepberaber linç edelim:)


Geçtiğimiz hafta bende izledim MUSTAFA yı.Benzeri tartışmaları dinleyerek:) birde kendi pencerelerimden bakayım dedim görünen manzaraya:)
Öncelikle bu güzel paylaşımın için vede aynı tarafta linç ediyor olmaktan dolayı:) Teşekkürederim.Gerçi bizimki si 'linç' değilde, olsa olsa 'bilinç' li bir hareket olur :))


Neden sevgimizden ve beğenimizden önce,bir karalama bilincine ,yıkıcı eleştirilerde bulunmaya...... yatkın olan bir yanımız olduğunu sorguladığımda;bunu atalarımıza kadar dayandırmak gerekiyor sanırım.Savaş ve yoksunluk bilinci dna larımıza kodlanmış durumda.Kıtlık bilinciyle hareket eden insan önce CAN diyor(ATA nın tam tersine) doğal olarak.Önüne geçenleride acımasızca eleştiriyor.Şavaş yada Kaç durumu.Sevgiyi,güveni ,paylaşımı ise çok zor verilen değerler haline getirmişiz kendi küskünlüklerimiz ,yoksunluklarımız ,savaşlarımız içinde.Can ın Mustafası da yine bu tuzağa düşmüş olan nice değerli yapıtlarımızdan biri sadece.Yapılan ve insanlığa sunulan tüm değerler,yine insanlık tarafından değersizleştirilmeye çalışılıyor.Ünlü filozoflar dan Hobbes un dediği gibi ''insan insanın kurdudur'' ne de olsa.Gerçi bu kurtluk meselesi bazen gelişimimiz açısından işede yarıyor sanırım:) herşeyde olduğu gibi bunda da dengeyi kurmak şartıyla tabi.
Şimdiye kadar bize anlatılanlar vede bizim öğrendiklerimiz kadarıyla herkes bir ATATÜRK tabu su oluşturmuş durumda.Can Dündar ın MUSTAFA sında da herkes yarattığı bu tabuyu görmek istedi sanırım.Herkesin görmek istediklerini gösterebilecek tek yaratım gücünün TANRI ya ait olduğunu unutuyoruz çoğu zaman .
Kaldı ki bir gerçeği anlatabilmek ne kadar mümkündür ki?Ancak kendi doğruluklarımızla ifade edebiliyoruz gerçeklikleri.Doğruluklarımız gerçeği ne kadar yansıtıyorsa doğru ,gerçekten uzaklaştığı müddetçede yalnışlıklarımız oluyorlar.Seninde dediğin gibi söz konusu olan MUSTAFA KEMAL 'in bir dahi olduğu gerçeğini yansıtmaksa ,herşey bir parça eksik kalacaktır.Gerçeğin çıplaklığını hiçbir resim,hiçbir film,hiçbir şiir,hiçbir yazı...........yansıtamaz.Kendi minik pencerelerimizden,minik bilinçlerimizden gördüklerimizi paylaşıyoruz ancak, birde bu minikleri çoğaltacağımıza yaptığımız yıkıcı eleştirilerle yok etmeye bilinçsizleşmeye,körleşmeye doğru sürüklüyoruz birbirimizi.
Filmi izlerken hissettiğim şeyi seninde dile getirmen beni pek şaşırtmadı doğrusu.Bunu söylemeden geçemiyeceğim.Hisler gerçektir cünkü.MUSTAFA nın annesine olan sevgi ve hasretini izlerken duygulanacağını hissetmiştim.Çünkü;filmin bir başka karesinde,çalınan türkü eşliğinde burnumun direğinin sızısı ve dökülen göz yaşlarımda BABAM vardı benim de.
CAN DÜNDAR a ,ÜRETEN,PAYLAŞAN,PAYLAŞILANLARI SEVGİYLE KARŞILAYAN HERKES e TEŞEKKÜRLER:)


Münire Mine ARSLAN

13.11.2008



SONSUZUM

Aradığım,beklediğim,özlediğim ,sevdiğim,nefret ettiğim,kızdığım ,kırıldığım....................

hepsi benim aslında.

Bir bütünün farklı renklerinin armonisiyim,

hepsinde bir parçam,parçam da hepsiyim aslında.


Münire Mine Arslan

RUHUN SİMYASI




RUHUN SİMYASI


Korkularımızın özgürlüğe dönüşü,

karmaşaların netliğe yolculuğu,

engellerin ve zorlukların dinginlik ve rahatlığa uzanışı,

endişelerin hazza dönüşümüdür ruhun simyası...


Aslında bunların karışımıdır simya. Bu karışımı doğru zaman ve yerde doğru miktarda kullanabilmek önemlidir.

Korku - korkusuzluğu ,

Karmaşa - netliği ,

Endişeler - hazzı ,

tüm bu çelişik durumlar aynı elementi oluşturuyor. Oysaki sadece kullandığımız miktara göre biri diğerinden ağır basıyor.

Tüm bu simyanın formülü aslında hepimizin içinde sezgisel bilincin devasa deposunda kayıtlı. Sokratesin deyimiyle önemli olan bunları açığa çıkartabilmekte. Aslında hepimiz doğuştan bilgi yüklüyüz ona göre. Onun ustaca kullandığı Maiotik (düşünce doğurtma) ve İroni (alaya alma) ile farkındalığı açığa çıkartmak mümkün. Bize de bunu çoğu zaman hayat sunuyor; okuduğumuz kitaplar, başımıza gelen olaylar, sohbetler, arkadaşlar, filimler, müzikler...

Her şey bir uyandırma, farkındalık yaratıyor aslında. Ruhun farkındalığı, özün farkındalığı hepsi bir silkiniş bir uyanış.


Münire Mine Arslan

29.04.2008

16.00

AŞK DÖNGÜSÜ




AŞK DÖNGÜSÜ

Ruhum aşktan ve sevgiden yapılmış bir hamur.

Bu hamur Yüce bir elde şekil bulmuş bir beden.

Ruhumun misyonu parlamak sevgi ve aşkla.

Bu parıltı canlanmak istiyor aşk ve sevdayla.

Özüne öz bulsun,karşılık bulsun,yeşersin istiyor doğayla.

Ruhun aşka yolculuğudur yaşamlar,her bir yaşamda aşkını arar ruh,aşk olur sonra Yüce aşkla,Yüce aşkın aşkıyla kavuşması oluruz sonra.

AŞK döngüsü sürüp gidecek sonsuz buluşmamızla.


01.05.2008


Münire Mine ARSLAN




Dan Millman ‘Ruhun Yasalar’ Kitabının Bendeki Yansımaları

DOĞANIN ÖĞRETİLERİ
Dengeyi görebilmek,tek ayak üstünde duran beyaz bir kuşta.Günlük bir yaşamın ortasında onun gibi dingin kalabilmek.Önümüze çıkan farklı patikalardan,yaşama,sevgiye,paylaşıma çıkanı seçebilmek özgür irademizle.Sarp dağ yollarında yaşamı görebilmek,sabırla minik adımların zaferini kutlayarak zirveye erebilmek.Bir kedinin umarsızlığında anda olmayı görebilmek.Her anın kutsallığını görerek içimizdeki kedi benliğine saygı duymak.İçimizdeki bilgenin rehberliğine güvenmek.Tıpkı beyaz kuştan dengeyi,kediden anda olmayı öğrendiğimiz gibi,dünyadan da şefkati öğrenebiliriz.Dünya biz ne yaparsak yapalım bizi affediyor, çünkü bizim onun kendi parçası olduğumuzu biliyor.Biz onun öğrenen ve gelişen bir parçasıyız.Olumsuz düşüncelere inanmak yerine,sefkatin ,sevgi ve anlayış suyuyla onları yıkamasına izin vermeliyiz.Bir çiçeğin narinliğinde güveni görebilmek.Dikkatsiz bir ayağın onu ezmesine inat yeniden çiçek açabilmek.Bir kuğunun beyazlığında kendin olabilmeyi görmek.Akan nehir,esen rüzgar,cırcır böceği kendisi olmaktan memnundur.Sen eksiğinle,fazlalığınla kendin olmaktan memnunmusun??
''Doğanın ritmi,dönemleri,devreleri vardır.Mevsim dönemleri,yıldızların ritmi,gel git hareketlerinindevreleri gibi.Mevsimler birbirini itmez.Bulutlar gökyüzünde yarış etmez.Her şey kendi zamanında olur.Tıpkı yükselen ve alçalan okyanus dalgaları gibi.''
Münire Mine Arslan
03.05.2008

MİSAFİRİM KELEBEK




MİSAFİRİM KELEBEK
Odamın ışığını açtığımda,bir misafirimin olduğunu gördüm perdede.Sevindim önce onu görünce:)sonra üzüldüm:(onun için burda kapana saplanmış diye ve karar verdim hemen onu özgürlüğü ile buluşturmaya.Penceremi açtım,perdeye de usulca dokundum ,onunla konuşarak'' hadi uç bakalım güzel kelebek özgür doğana doğru''dedim.Hafiftende tülün diğer tarafından okşadım onu usulca,sevgimi yolladım ona:) ama gitmiyordu kelebek.Hadi git uç doğaya diyordum,kımıldamıyordu bile.Sonra annemin sesi geldi içeriden ''kiminle konuşuyorsun sen''diyordu.Gülümseyerek:)'' odamdaki kelebek misafirimle'' ''onu özgürlüğüne kavuşturmaya çalışıyorum'' dedim anneme.Annemde öylesine güzel sihirli birşey söylediki,nasıl bir yanılgının içine düştüğümü farkettim.''Kızım bakalım o dışarı çıkmak istiyormu?'' ''Dışarısı esiyor'' ''O buraya sığınmış''.
Bazen bize doğru gibi görünen şeyler aslında en büyük yanılsamalar oluveriyor.Birbirimizin iyiliği adına yaptığımız eylemler,aslında özgürlüklerimizin önünde en büyük engeller.Herkes kendi seçimini yaşar,buna saygı duymak ve onun yanında sevgimizle yer almak gerek çoğu zaman.Onun özgür doğasına yön vermeye çalışmak,onu öldürmek oluyor çoğu zaman.Şimdi misafirim kelebek hala odamda şuan saat 01.19 ve ben dayanamayıp bunları kaleme almak istedim çünkü ,onun kıpırdanışlarını duyuyorum sanırım yatağımın ayak ucunda yerde kıpraşıyor kendince:) belkide bir kelebeğin ölüm kıpırdanışları:( duyduğum.Ölmek için benim odamı seçmiş bu minik güzel kelebek.Ne kutlu birşey benim için tıpkı bir doğum gibi bir ölümü benim yanımda gerçekleştirmek istemiş.Belkide bana ölümüyle getirecek mucizeleri ve mesajları vardır kimbilir.Belkide ölmeyerek birgün daha yaşayacak kimbilir.Şimdi yatıyorum:) İkimizde uykuya dalıyoruz yaşam ve ölüm çizgisinde...Beklenen son sabah 10.06 yerde yatagımın ucunda misafirim kelebeğim uzak bir diyara gitmiş.Cansız bedeni öyle uzanmış burda ama yok ben ise içimdeki kelebekle bir gün daha soluyorum o muhteşem günü. Anı ve günü yaşamanın önemini birkez daha hatırlayarak.


Münire Mine Arslan

04.06.2008



AŞK SIRRI

''Aşk Tanrının Gözünden Bakabilmektir'' sözünü ilk duyduğumda beni çok etkilemişti, hala da öyle. Şimdilerde okuduğum ‘Mevlana’nın Kızı’ kitabında da benzeri bir vurguyla karşılaştım ; ''sevgi,gerçek sevgi,birine Tanrının penceresinden bakmak gibiydi.Gerisi bağdı ve bağda o pencereden düşmek gibiydi.'' ''insan birini o kişiden hiçbir şey beklemeden ve istemeden sevebilirdi''.Birine bağlandığın,sahiplendiğin,beklenti içine girdiğin an yanlış yola sapmış oluyorsun aşk oyununda:) Hadi bakalım çık çıkabilirsen bu yoldan:) nereye gideceksin? yürüsen bu yoldan,bu yol; kalp kırıklığı,üzüntü,iç sıkıntısı…. getiriyor. Ben bu yoldan çıkmam lazım diyorsun ama bu yoldan çıkacak gücü bulamıyorsun. Şems Tebrizi’ nin dediği gibi; ''kalbin cenneti ararken,ayakların yere basıyor''.Bu zorlu bir yol.Bu zorlu yoldan çıkacak gücü yine kendimiz kendimize vermemiz gerekiyor.Çünkü Aşk oyununda ki sır; yürüdüğün yoldan başka yol yok.O yüzden çıkamıyorsun ve göremiyorsun gerçeği.Bu yol hem bizim çıkmazımız hem de açılımımız.Sır burada gizli.Biz yolun sonunu göremiyoruz diye endişelenirken ve de doğru yolda olmadığımızı düşünürken,yolu göremiyor oluşumuz,üzerinde yürümüyoruz anlamına gelmiyor,hatta tam aksinedir çoğu zaman.Eeee gelelim nasıl başarıyla çıkacağımıza bu aşk oyunundan . Bunları yazarken aynı zamanda çıkış üretiyor beynim, bildiklerini sindirmeye çalışırken,aynı anda da kaleme dökmeye çabalıyorum.Bu yoldayken kendi manevramızı yapıp,bir bilinç açılımıyla tanışıp onun yardımıyla üzerimizdeki yüklerden arınarak yürümemiz gerektiği fısıldanıyor aniden bize.Nedir bu yükler?bu yükler yazının başında bizi sıkıntı,kalp kırıntısı,üzüntü…dolu aşk oyununa sokan yola girmekle başlamıştı.Yani;beklenti içinde olmak,bağlanmak,sahiplenmek,istemek…..tüm bu yükleri omuzlarımızdan,sırtımızdan yolun bir kenarına bırakıp,(kim almak istiyorsa alsın ama işe yaramıyacaktır:)) özgür bir ruh olarak,şeffaf bir ruh olarak( zati öyle olduğunu hayal ediyoruz:)) rüzgarın esintisiyle savrulan bir tüy kadar hafif olarak yürümeliyiz ki bu yoldan,tüm fısıltıları duyabilelim.Duymamız gerekenleri duyup, görmemiz gerekenleri görüp,hissetmemiz gerekenleri hissedebilelim.Yoksa bu sırtımızdaki yükler bizi aydınlık içinde kör ediyorlar ve güzelim AŞK’ın adını kötüye çıkarıyorlar.Oysa ki AŞK’ın hiçbir kabahati yok.O saf,masum,sevgi ve şefkat dolu ve olabildiğince gerçektir. ‘AŞK GERÇEKTİR’.Onun sahtesi olamaz, ona bu lekeyi süren, aydınlık içinde olup ta körleşmiş insanoğlundan başkası değildir. ‘AŞK MASUMDUR’ Aşk oyunu bizim gelişimimiz ve aydınlanmamız için kurgulanmış müthiş bir oyundur. Çözen kazanır.Tabi bu oyunun bir sırrı da sadece bunu mantıkta ve bilinçte çözmek yeterli olmuyor.Çözmek ve içinde ''O'' olmak gerekiyor.Aşk olmak gerekiyor,Aşk yolunda ilerlerken. Bakıyorsun ki bu oyun diye başladığın şey hayatın ta kendisi.Hayat,bir aşk yaratımı.Tanrı bizi Aşk’la yarattı ve ona dönüşümüz yine Aşk’la.Bu hayat yolunda yürürken yaşadığım aşk yada aşklar bir amaç değil,bir araç bizi büyük Aşk’a ulaştıran.Bizim hatamızda bu nokta da düğümleniyor sanırım. Biz amaçla araçları karıştırıp, araçları amaç zannedip onlara bağlanıyoruz, onları sahipleniyoruz ve beklentiler girdabında kendimizi kör kuyularda merdivensiz bırakıyoruz(Münir Nurettin Selçuk ustanıza bir gönderme yapmak istemem ama cümlenin sonu öyle uygun geldi:))Amaç kendimizden geçmekte değil,kendimiz olmakta.Özümüzdeki gerçeği kavradığımızda,kendimize,kendi bilincimize,özümüze yöneldiğimizde,içimizde her hücremizde , kanımızda,damarlarımızda….. Onun(Tanrının) yüceliğini gördüğümüzde,Tanrı bizim içimizde,bizim bilincimizin,Tanrının tapınağı olduğu gerçeğini kavrayıp sindirdiğimizde, tüm dünyaya,insanlığa,canlılara her şeye onun gözüyle bakabiliyor olacağız,büyük bir AŞK ve SEVGİyle.O zaman (gerçek)AŞK la kutsanacağız mutluluk okyanusunda.Yarattığımız bağlar bizi Tanrının penceresinden bakmamızı engelleyen, oradan düşmemizi sağlayan prangalarımız gibi. Bu prangaları yapan da, takanda, şikayet edende biziz işin kötüsü:).AŞK oyununun trajikomik hali bu sanırım:)Tabi tüm bunların sonunda yine diyorum ki kendime, çözümlüyor olmak, olmak halini açıklamıyor.Ya da olmak hali içine sokmuyor insanı. ''olmak olmaktır, olmanın ta kendi olmaktır''.Yolun sonuna vardıracak olanda budur sanırım diyorum haddimi filozof vari bir şekilde aşarak.Bir diğer yanımda diyorki tamam büyük Aşkımız Allah. Herşey ona varacak. Ama biz minik insanlar bu büyük ''amaça'' giderken aşık olduğumuz ''araç''larımızda var. Yani araçları amaç zannettiğimiz ve öyle yaşadığımız durumlar. Bu noktada ne yapacağız? Hiç birbirimizle büyük aşk yaşamıyacakmıyız? Cevap hemen beliriveriyor aklımda, ''Tanrının kendisini hissettirme yöntemleri sonsuzdur''(‘Mevlana’nın Kızı’ kitabından)işte birbirimize duyduğumuz sevgi ve aşkın sırrı’da burada gizli.Birbirimize hissettiklerimiz,o uçarcasına olan o güzel duygulanımların hepsi o yüce gücün ta kendisi.Böylesi muhteşemlikte bir güç.Bizim birbirimize hissettiklerimiz Tanrıya ulaşmanın ve hissetmenin yollarından sadece bir kaçı.Tıpkı güzel bir şarkının,melodisinin bizde yarattığı haz gibi.Sevişirken,varlık içinde kaybolmanın yarattığı his gibi………. Daha birçokları, Tanrının kendisini hissettirdiği yollar, yöntemler. İşte tüm bunların bilincinde olan varlık, amaçla, aracı karıştırmayan varlık, bu amaca giden yolda, yoldaşını kendiliğinden bulacaktır. Yüklerinden arınmış bir şekilde beraber bu yolda ilerleyeceklerdir. Beklemeden, sahiplenmeden, kendiliğinden aynı okyanusa akan iki nehir gibi Aşkı yaşayarak, Aşk’a varacaklardır. Aşk olacaklardır.Artık ortada iki ayrı varlık değil,tek varlık kalacaktır.Mevlana’nın Kızı kitabından bir alıntıyla bitiriyorum sözümü(başka söze gerek yok diyerek);''mumlar hep farklıdır'' diye fısıldar rüzgar, ''ama alev hep aynıdır'' ''sen mumsun, sen alevsin, sen ateşsin, sen neşe ve ışıksın, sen sevgisin, sen hiçliksin''


Münire Mine Arslan

11.08.2008

Saat 18.38



KUĞU yum

Yaşadıklarımın yorgunluğunu hissediyorum yüreğimden bedenime doğru yayılan.Teslim ettim kendimi bu yorgunluğun mahmurluğuna.Anladımki direnmemek gerekiyor insanın kendi doğasına.Bedeni neyi istiyorsa onu yapmasına,ruhu neyi istiyorsa onu yaşamasına,yüreği neyi istiyorsa o durum içersinde olmasına,zihni neyi kurguluyorsa onu yaşatmasına ihtiyacı var.Hepsine teslim ettim kendimi .Onlar nasılsa kendi içinde bir düzen ayarlıyorlar.Bu durum biraz ağır geliyor ama insan ağırlığı olan bir varlık ve buna teslim olması şart.Onca dışa sonrada içe koşuşturmaların anlamsızlığı içindeyim.Aslında koşulacak bir yer yok.Kendini tekrarlayan bir döngü,bir labirentin içindeyiz aslında.O yüzdende çözümün kendi doğamıza teslimiyet olduğuna karar verdim.Ne diye çabalıyorum ki ,benim bir kapasitem var hertürlü;zihinsel,bedensel,duygusal, vede ruhsal.Bu kapasitem en mükemmel en kusursuz haliyle tasarlanmış durumda Tanrı tarfından.Tanrının yarattığı hiçbir şeyde kusur yoktur.Kusur olarak gördüklerimizde dahi kusursuzluk vardır.''Tanrı tarafından yaratılan kusur dahi kusursuzdur.''Gerçek buysa ne diye koşuşturup duruyoruz?.herkes kendi doğasında ,kendi doğasının el verdiklerinde yaşamalı,hiçbir şeyi zorlamadan.Ben zaten kusursuzum,aydınlanma zaten benim doğamda mevcut.Biz insan oğlu toplumsallaşmayla birlikte yartığımız;dil,kültür,sanat,bilim,teknoloji.......... lerle kendi doğamızı geliştirmek adına,kendi zorluklarımızıda beraberinde yaratmışız.Sonrada yarattıklarımızı aşmak,herşeyin özünün içte olduğunu keşfederek ters yönlü bir gidişe başlamışız.Dışa açılmakla,içe açılmakla boğuşup dururken,her ikisinde denge bulmaya çalışırken yaşam serüvenlerimizi tüketip durmuşuz.Ben artık dışsal ve içsel gelişimlerime son vermeye dilim varmıyor ama şimdilik ara verip,teslim ediyorum kendimi doğaya,evrene elbetteki TANRIYA.Ben yartılmış olan mükemmel bir varlığım ,zaten ışık saçan aydınlanmış bir parçayım.Ne diye hırpalıyorum ki kendimi;zinnini sustur şunu yap...yüreğini sustur aklını konuşturrr... şuna inan....buna inanma...............vb.bunların hepsini şimdi ben susturuyorum.Herşeyin prizini çekiyorum.İnsan oğlunun yaptığı ve yapmaya devam ettiği herşeyden,kişisel gelişim adına yapılan herşeyden prizimi çekiyorum.Bu çabalar beni aydınlık doğamdan uzaklaştırıyor,kendimle olan buluşmamı engelliyor.Ben artık beyazlamak için yıkanmaya ihtiyacı olmayan bir KUĞU yum.Özüm neyse onu yaşamaya teslimim.


Münire Mine Arslan

11.09.2008

17.22





TAŞ USTASI




TAŞ USTASI




Eğer bir şey canınızı acıtıyorsa,sizi üzüyorsa bu egosaldır.Gerçek siz acı çekmezsiniz.

Ego iki kafalı bir dev gibidir:)biri büyük olan kafası;bu sürekli üzerine dikkatleri çekmek ister,hep BEN der.Diğeri daha minik olan kafadır; bu daha sinsi ve içe dönüktür.''Ben yeterince iyi değilim''diyen sürekli gizlenmek isteyendir.Gerçek öz saygımızda bu iki kafanın ortasında bir yerlerdedir.Bu öz saygıyı nasıl anlarız ? onu nasıl tanırız?vede nasıl ortaya çıkartabiliriz?

Dinlediğim bir seminerde buna ilişkin olarak özsaygısı gelişmiş bir insanın 6 tipik davranışından bahsedilmişti;

1.Hatayı kabul etmek; karşılaştığımız çeşitli durumlarda hatalı olabileceğimizin farkındalığıyla hareket edebilmek.



2.Diğerlerine övgü; insanların bize gösterdikleri yada deneyimletikleri şeyler karşında ,onların iyi vede güzel yanlarını görüp övebilmek.



3.Karşısındakine fikrini sormak; karşılaşılan her durumda onunda neler düşündüğünü öğrenmek.



4.Onun aklına saygı göstermek,öncelik verebilmek.



5.Teşekkür etmek;şükran duyabilmeye açık olmak.



6.BEN; öz saygısı gelişmiş olan insanda bu en az önemli olan maddedir.Buradaki BEN egosal bendir.Özsaygının sahip olduğu BEN değil.BEN leri de birbirinden iyi ayırmak gerekir:))

tabiii tüm bu maddeleri çoğaltabilirizde zaten yapım gereği belli proto tiplere karşıyımdır.Malzeme insan olduğu için bir şeyleri kalıba aldığınız ölçüde diğer bazı şeyler de taşacaktır.

Duyduğumda çok hoşuma giden vede egosal bir BEN 'nin,özsaygısal bir BEN'e varışının döngüselliğini anlatan güzel bir hikayeyi paşlaşıcam aklımda kaldığı kadarıyla vede dilimin döndüğünce.Hikayeler anlatılmak istenen bilgiyi tüm duruluğuyla,masumane bir şekilde veriri insana.Tıpkı bir çocuk duyarlılığında vede derinliğinde.Su gibi akar insanın içine ve bir ferahlıkla aydınlatı verir hikayenin sonunda insanı.

Gelelim hikayemize;)

Taşları yontup onlara şekil veren bir usta sıcak bir günde işinin yorgunluğu vede bezginliği içindeyken,sokaktan tahtıyla taşınan kralı gördü .Kral tüm ihtişamıyla geçiş yapıyordu ,halkta önünde saygıyla eğiliyordu.Bunu izleyen taş ustası ,kendi değersizliği karşısında kralın yerinde olmayı istedi.Birden bu isteği karşılık buldu ve kral oluverdi.Tahtın üstünde şimdi o vardı ve herkes onun önünde saygıyla eğiliyordu.Sonra farkettiki tepede güneş tüm sıçaklığıyla,bu ağır kostümlerin içinde onu bunaltıyordu ve içindeki durumun hiç o kadarda rahat olmadığını ,güneşin ondan daha güçlü olduğunu düşündü.Güneşin yerinde olmak istedi .Sihir yine işledi ve dileği gerçek oldu.Güneş olmanı tadını çıkarıyor ve ışıl ışıl parlıyorken,birden karşısında engeller gördü.Işığını yansıtmasını engelleyen bu şeyler canını sıktı.Nasıl olurda bunlar benim gücümün önüne geçebilirler,bunlar benden daha güçlü diye düşündü Bulutları görünce.ve Bulut olmak istedi,sihir yine işledi.Bulut oldu bu sefer.Bulut olmanın keyfini sürüyorken,farettiki yerinde duramıyordu,bir o yana bir bu yana savruluyordu ve bunu kontrol edemiyordu.Bu gücün ne olduğunu merak etti.Gördü ki onu savuran Rüzgardı,şimdide onun gücüne sahip olmak istedi.Dileği yine gerçek oldu.Tüm gücüyle estiriyordu keyfini çıkararak.Estiği herşeyi yerinden oynatıyordu.Sonra farkettiki ne kadar güçlü eserse essin,bir şeyi yerinden oynatamıyordu.Onun ne kadarda güçlü olduğunu düşünerek onun yerinde olmak istedi ve olduda .O artık bir taş olmuştu.Taş olmanın ağırlığı vede gücünü hissederken,dışardan gelen bir ses duydu.Üzerinde onu yontan çekiç seslerinden rahatsız oldu.Bu sesleri çıkaran ,ondan daha güçlü vede özgür olduğunu düşündüğü o adamın yerinde olmak istedi.Dileği bir kez daha gerçek oldu.O artık bir TAŞ USTASIydı.

Döngü tamamlanmış ,herşeyde olduğu gibi başlangıca geri dönülmüştü.

Kendimizi sürekli olarak kıyaslamanın yanılgısını ne güzelde anlatıyor bu hikaye.Özsaygımızı geliştirmemizin yolu kendimizi olduğu gibi kabul etmekten geçiyor.Hepimizin içinde dışarı çıkmak için sabırsızlıkla bekleyen dahiler olduğunu hatırlamalıyız.Herkes tektir dolayısılada özeldir.

BEN SİZ olamam.

Herkes kendi ışığında parlamalı.

Münire Mine Arslan

08.11.2008


FAZIL SAY’LA RUHLARIN BULUŞMASI




FAZIL SAY’LA RUHLARIN BULUŞMASI




Dün gece piyanist Fazıl Say'ın 'Nazım Oratoryosu' seslendirildi.Bu sesleniş bedensel kalabalıkları bir araya getirdiği gibi,ruhsal bir buluşmaydı adeta.



Her tür müzik ruhun kendisini duyurmak ve 'ben bu muhteşemlikteyim' demek için kullandığı en güzel yollardan biri.

Ruhun bir dışa vurumu.

Bir meditasyon hali.

Dinlediğim her tını içimdekiyle kurduğum kutsal bağı artırıp,anlamın varlığını hissettirip,çoşku duygusuna sürüklüyor.

Nasıl ki anlam dolu bir hayat şarkıya dönüşebiliyorsa, şarkıda hatırlatıyor unutmuş olan insanlara anlamlılığını.

Müzik bu anlamı hatırlatan en güzel yolardan biri.İnsanların ruhlarıyla buluşmassını sağlayan pür bir kanal.insanlar dinledikleri müzikle anlamın varlığını hissetmeye başladığında,var oluş için çok gerekli bir şeyi yerine getirmekte olduğunu,bu evrensel oyunun bir parçası olduğunu hissetmeye başladığında,kendine karşı büyük bir saygı ve onun beraberinde var oluşa karşı minnet ve dua yükseliyor.

Ruhun sesidir müzik ve onu duyan her ruh dışarı çıkmak ister.

Bu yüzdendir ruhların buluşması müzikle.

Kendi tınısını duyan herkes hipnotize olmuş gibi sürüklenir ruhun okyanusuna ve buluşturur tüm ruhları meleksi dokunuşlarla.

Arındırır herkesi tüm dünyasal kimliklerden ve sadece yükselen tınılarla ,bir olan tüm ruhlar gökyüzünde dans ederler adeta.



Münire Mine Arslan

11.11.2008

20.20 Salı.




DOĞA İLE PAZAR BULUŞMASI


DOĞA İLE PAZAR BULUŞMASI

 

Sıcak yatağımdan çıkışım zor oldu.Annenin sıcaklığından ayrılış gibi.Yeni bir adım zor gelir insana ama adımlar ilerledikçe karşısına çıkan güzellikler unutturur ilk adımın zorluğunu.O sabahta öyle oldu benim için.''Deli mi öptü beni ne işim var dağlarda uyu misss gibi işte''diyordu bir yanım.Diğer kaşif,gezgin,özgür yanım ''kalk bakalım'' diyordu.Kazanan taraf bu yazıyı paylaşan Mine oldu:)
Koyuldum yola.Bir simit aldım vapurda kahvaltı yaparım diye düşünerek.Her zamanki yerime doğru ilerledim,vapurun kıc:) tarfına.
Dışarda dirilten bir hava,güneş ışıl ışıl maviliklerde.Birde baktım beni yalnız bırakmamış dost martılar.Gerçi onların dostluğu elimdeki gevreğe olsada:))
Kahvaltı arkadaşlarım martılarla, bir çimdik ben yiyorum gevreği bir çimdik onlar derken,eşşiz güzellikteki maviliğiyle bize kahvaltı masası olan deniz,güneşin ışıltısıyla oynaşırken gülüşüyorlardı aç kalışıma.Çünkü bütün çimdiklerimi viyaklamalarına kıyamayıp martılara kaptırdım.Bende üstüne bir çay içtim.''ohh helal olsun onlara''dedim,hiç sevmesemde kuru kuru çay içmeyi:)doyurdu beni onların dostluğu,yanında da miss gibi taze hava,sıcacık ışıldayan mavilik.Rüzgarın ürperten serinliğinde (oda benim uyanmam için yapıyor),ısıtmaya çalıştı yeni doğan güneş beni.Sanki yatağımın sıcaklığını vermeye,beni iyi ki gelmişsin diye avutmaya çalışır gibi.Denizin ışıltısı kutsadı herbir yanımı.İZMİR mahmur uykusundan yeni uyanır gibi buğulu,puslu gözlerle bakıyor bana karşımda.O da dingin bir pazar tatili yapıyor anlaşılan:)
Yol boyu eşlik ettiler bana,simit bittiği halde martılar.Yiyip de kaçmadılar(gerçi simit gelirmi beklentisi olsa dahi:)) Doğanın dostulunu gösterdiler bana.Teşekkür etti sanki herbiri hizamda uçarken.
Yolda olmak varılacak yer kadar güzeldir.Demişti okuduğum kitaptaki bir cümle.Gerçekten de öyle,daha başında olduğum halde minik adımlarımın başarısını kutladığımda ,onlardan zevk aldığımda,bütün bir yol kutsanmış olıyordu ve evrenin tüm güzellikleri kendilerini göstermek için yarış ediyorlardı adeta.
Manisa Spil dağına doğru yola koyulduk minibüslerle.Yol boyu klip yaptım penceremden geçen manzralardan,kulağımda dinlediğim soft parçalara.Derken doğada beni büyüleyen görüntülerden biriyle birkez daha karşılaştım.Birkez daha diyorum çünkü,ilkini Karadenizin o eşşiz manzarasında görmüştüm bir sabah.Bulutlar dağların eteklerine inmiş,dağın tepesi baş kaltırmış gökyüzüne.Sisli bulutlu masalsı bir görüntü,yer ve gök bir olmuş dağları içine almış(tarifsizliğin tarifi bu).Aslında hep bir aradalar ama biz onların yerli yerine o kadar alışmışız ki ,yer değiştirdiklerinde masalsı oluveriyorlar.Tıpkı çocukluğumuzda olduğu gibi.Bize öğretilmeden önce bulutlarımız dağların altında ,dallardaki elmalar pembe ,mor renkte olabiliyorlardı.Sonra öğretildi bize bulutların yeri,elmaların rengi masalda burda bitti.O yüzden her gördüğüm böylesi bir resmin masalsılığına kapılıp büyülerim kendimi.
Minibüslerden inip tırmanacağımız,daha doğrusu yürüyeceğimiz alana geldik.Benimkisi doğa yürüyüşü,dağcılık değil.(Bunu baştan hatırlatayım da)O ayrı bir uzmanlık alanı.
Doğada nezaman yürümeye başlasam bana eşlik edecek bir dal parçası(ben ona asa diyorum:) dağcıların ellerindekilerede baton),karşıma çıkıverir yerde öylece uzanmışken.Yine öyle oldu,ben aramadığımda gerekli olanları doğa zaten sunuyordu.Bu bazen eşlik eden bir köpek ki geçen yürüyüşte öyle oldu,bazen minik bir taş parçası yerde öylecene dururken beni al diye bağırır adeta.Arayış içinde olmak gözden kaçırıyor herşeyi.Bu evrenin bir oyunu sanki.Lao Tzu'nun dediği gibi ''Ara ki kaçırasın;arama ki bulasın''
Aramayış bulmanın yoludur mantıksızmış gibi gözüksede aslında mantıklıdır.Evrenin mantığı,bizim mantığımızı aşar.Bizim mantığımız yeterli olsaydı bilim herşeyi keşfedebilecekti.Bizim mantığımızın bittiği yerde gerçek varoluş başlar.
Doğayı okadar ötelemişizki ona varmak için artık epey bir yol katetmemiz gerekiyor.Alanına girdiğimizde enerjisiyle farklılığını hissettiriyor ve kendine doğru çekiyor.Sus diyor öncelikle benim sessizliğimi öğren,dinginliği,sakinliği öğren.Senin şehir yaşantının gevezeliği ile ,telaşı ile,sabırsızlığı ile yürüyemezsin diyor.Benim ritmime senkronize olmalısın.Bulutlar gökyüzünde yarış etmez.Mevsimler birbirini itmez diyor.Bak,izle,öğren ve içimde ak diyor.Bir olalım,ayırmayalım,korkmayalım birbirimizden diyor.Ben seni kucakladıkça,sen de beni kucaklaki sevgimiz ışıldasın çoğalsın diyor.Biz birbirimizin düşmanı değiliz.Nedir bu insan oğlunun doğaya adımını attığı ilk günden beri doğaya hakim olma çabası? Nedir doğadan korkusu?Nedendir ona hakim olarak gücünü ispatlama çabası?kimedir?
Kendinle olan savaşı vede tüketme.Güçlü olacağım derken kendi gücünü kaybettiği,kendi kendine savaştığı bir paradoks.
Gücünün kaynağının doğa olduğunu,kaynağınla savaşmanın,ona hakim olma çabasının anlamsızlığını gör artık diyor.
Uzun uzun dertleştik böyle doğayla olan buluşmamızda.Daha çok o konuştu ben dinledim.Yaptığımız hataları gösterdi.Nasıl tükendiğini anlatmaya çalıştı bize rağmen kalan muteşemliğiyle vede bilgeliğiyle.
Pazardan pazara buluşmayalım hep bir arada olalım dedi.Ötelemeyelim,zarar vermeyelim,hakimiyet altına almaya çalışmayalım dedi daha bir çoook şeyin yanında.


Münire Mine Arslan
17.11.2008
saat:23.44 

CENNETTE KALAN TEK KOLTUK





CENNETTE KALAN TEK KOLTUK



Ego,özsaygıya nasıl geçebilir?

Bilincimiz bir yandan egoyu bırakmak isterken,bilinç altımız egoyu tutmak ister.Yüzdesel olarak bilincimiz ne kadar çok bırakmak istesede,bilinç altının tuttuğu minik pay bile olsa özsaygıya geçişimizi engeller.Bunun için sorulması gereken soru;

''Ben Değişmeye Hazırmıyım ?'' dır.

Gelin bu soruyu bir hikayenin duruluğunda yanıt bulmaya çalışalım.



Tanrı cennetinde dolaşırken,cennetinde bir koltuğun boş kaldığını farketmiş.Elçisini çağırıp dünyaya inmesini ve oradan herhangi bir insanı alıp gelmesini ve koltuğu doldurmasını istemiş.Bu koltuğa oturmak melek olmakla eş değermiş.Elçi Tanrının dediğini yaparak dünyaya inmiş ve yaşlı bir bayana raslamış.Nasılsa ölüm vaktinin yaklaştığını düşünerek bu dünyadan ayrılmak isteyecektir hemde melek olar diye içinden geçirmiş elçi.Sormuş yaşlı bayana cennetteki bir koltuğumuza melek olarak gelmek istermisiniz diye.Yaşlı bayan hemen tabiki demiş.Tam gidiyorlarken''ama bir dakika benim yeni bir torunum oldu ve onun biraz büyüdüğünü görmek isterim,daha sonra gelsem olmazmı'' demiş.Elçi bir başka insanı aramaya koyulmuş.Bir iş adamına raslamış ve ona cennetteki koltuğu önermiş.İş adamı''tamam hadi gidelim'' demiş.Sonra tam giderlerken''Şey bir dakika,benim işlerim tam da yeni yoluna girmişti,kağrım armaya başlamıştı,biraz bunun tadını çıkarıpta gelsem olmazmı''demiş.Elçi çaresiz başka bir insan arayışına yönelmiş.Bir öğrenciye raslamış ve ona cennetteki melek koltuğunu teklif etmiş.Öğrenci hevesle kabul etmiş.Tam gidiyorlarken,öğrenci'' ya ben yeni sınavlarımı geçtim biraz tadını çıkarıp öyle gelseydim ''demiş.Çaresiz elçi aramaya devam etmiş ama hazır olan bir insan bulamamış.



Tıpkı hepimizin özgür olmayı isteyipte,derinlerimizde özgür olmamızı engelleyen bağımlılıklarımız olduğu gibi.Egomuzu bırakıp özsaygıya geçmek istiyoruz ama birşeyler bilinçaltı yada üstü düzeyde bizi tutuyor.Bu noktada karar gücü bizim kendi irademizde yatıyor.



BİRŞEYİ GERÇEKTEN YAPMAK İSTİYORSAK BİR YOL MUTLAKA BULURUZ.



AMA



BİRŞEYİ GERÇEKTEN YAPMAK İSTEMİYORSAK BİR BAHANE MUTLAKA BULURUZ.





KARAR SİZİN





CENNETTE BİR KOLTUK BOŞ:)



GELİYORMUSUNUZ:)





MÜNİRE MİNE ARSLAN

21.11.2008

Saat:21.40